Hilmi Hacaloğlu yazdı | Türkiye-AB ilişkilerinde kritik viraj: Akın Gürlek için yaptırım talebi

Peki Slovenya’nın en büyük sınırlarına sahip belediyesi Kočevje’yi dört dönem yönettikten sonra 2022’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 10 oy oranıyla dördüncü olan Prebilić neler söyledi? Kritik cümlelerinden ilki “Türk halkına yardım edeceğiz ama bu hükümetin ajandasına yardım etmeyeceğiz” idi. İkinci mesaj daha netti: “Erdoğan bu rejimle ülkeyi yönetmeye devam ettiği sürece Avrupa Birliği ile hiçbir ilerleme olması mümkün değil.” Bu sözlerin keskinliğinde hiç şüphesiz ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’yı küçümseyen siyasi tutumunun ve Trump ile Erdoğan’ın dostluğunun etkisi olduğu muhakkak. Prebilić, son olarak Adalet Bakanı Akın Gürlek hakkında bir yaptırım talebinin İlerleme Raporu’na gireceğini de belirtti.
Bu yaptırımların hayata geçmesi için 17 Haziran’da yapılacak toplantıdaki oylamada kabul edilmesi yeterli değil. Bunun Avrupa Birliği Liderler Zirvesi aşaması da var. Ama yine de bir Türk Bakanın adının ilk kez Avrupa Komisyonu İlerleme Raporu bağlamında “yaptırım” başlığıyla gündeme gelmesi mühim bir durum. Üstelik Türk yetkililerin Adalet Bakanı’nın isminin rapordan çıkarılmasını talep ettikleri hâlde bunun yapılmayacağı yanıtı da verilmiş.
Ağırlıklı olarak Cansu Çamlıbel’in sorduğu soruları yine Cansu Çamlıbel’in çevirisiyle dikkatlerinize sunuyorum.
- Bu seneki Avrupa Parlamentosu Türkiye raporunun en kritik noktası sizce nedir?
İnsan hakları ve temel özgürlüklerin ciddi ve kasıtlı ihlallerinden sorumlu Türk yetkililere karşı, AB Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi kapsamında, AB’deki varlıkların dondurulması da dahil olmak üzere yaptırım uygulanması çağrısı yapıyoruz. Burada Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ismi bizzat metne girdi. Çünkü kendisini bu siyasi motivasyonla yürütülen yargılamaların baş aktörü olarak görüyoruz.

- Önerdiğiniz yaptırım biçimi nedir?
AB sınırları içindeki mallarının ve hesaplarının dondurulması, finansal işlemler yapmasının engellenmesi.
- Gördüğüm kadarıyla AB sınırları içine girmemesi de kapsayacak bir öneri değil.
Hayır, o yok. Ama neyi önerdiğimizi biz açık biçimde Türk hükümetiyle yaptığımız görüşmelerde kendilerine önceden haber verdik. Ankara’dan bazı iktidar partisi milletvekilleriyle yaptığımız görüşmelerde açıkça bize “Bu isim kararda olmasın” talebinde bulunuldu. “Akın Gürlek’in isminin metinden çıkarılması için ne yapabiliriz?” diye soruldu. Kendilerine yanıtım çok basitti. “Yanlış soruyu soruyorsunuz çünkü bu ismin metinden çıkarılması için bizim yapabileceğimiz bir şey yok. Bu ismi oradan çıkaracak şey sizin Türkiye’de yapacaklarınızdır” dedim.
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun AKP’li Eş Başkanı İsmail Karayel.
Bizim mesajımız açık; artık yeter, şaka yapmıyoruz. Biz bu konuları gündeme getirince Türk tarafı hep vize serbestisi ve Gümrük Birliği konularını gündeme getiriyor. Ancak Türk hükümeti demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında tutum değiştirmediği sürece bu alanlarda Türkiye için hiçbir gelişme olmayacaktır.
Farkındayız, hükümetiniz durumu halka “Avrupa Birliği Türkiye’den nefret ediyor” şeklinde sunmaya çalışıyor. Biz Türkiye’den nefret etmiyoruz, Türkiye’ye ve Türk halkına yardım etmek istiyoruz. Ama bu hükümetin ajandasına yardım etmeyeceğiz.
- Adalet Bakanı Akın Gürlek’in AB yaptırım listesine konulması CHP hakkındaki “mutlak butlan” kararından sonra mı gündeme geldi?
Hayır, 21 Mayıs’ta mahkeme kararı çıkmadan önce de zaten bu bölüm taslak metne girmişti.
- Türkiye’deki muhalif toplum kesimlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın otoriterleşmesinde Avrupa Birliği’nin umursamazlığının, pragmatizminin, demokrasi konusunda bilinçli biçimde kafayı öte tarafa çevirip görmezden gelmesinin çok büyük etkisi olduğu izlenimi var. Bu algının farkında mısınız? Avrupa Birliği gelinen noktada bu konuda bir özeleştiri verebiliyor mu?
Evet, haklısınız. Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit “istikrar” unsuru olarak görüldü. “Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli” diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’nin benzersiz bir ilişkisi vardı. Biz Avrupa tarafı olarak güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi olarak bu şemsiyenin önemli bir parçasıydı. Bu yüzden “demokratik sorunlara rağmen Türkiye’nin içeride olması gerekiyor” diye bakıldı. “Hoş olmayan dosyaları açmayalım” denildi. Yine bir tür pragmatizm. Üçüncüsü ise şuydu: Türkiye’ye her zaman doğuya açılan kapı olarak bakıldığı için “iyi komşuluk” ilişkileri önemsendi. Ama Trump’ın özellikle ikinci döneminde ABD-AB ilişkisi dramatik biçimde değişti. Biliyorsunuz, son NATO zirvesinde Trump bize resmen “Siz bana benim sizi korumam için ödeme yapacaksınız” dedi. Bu Avrupalı liderler için tam bir şoktu. Ama Trump’ın bir sürprizi daha vardı: “Ukrayna sizin arka bahçeniz, benim değil. Kendiniz halledin” dedi. Bir de üstüne Grönland’ı almaktan bahsetti. Sonra da AB’ye gümrük vergilerini yükseltti. Ben Avrupa Parlamentosu’na tam bu şoklar yaşanmaya başladığında seçildim. İlk dönemlerde parlamenter arkadaşlarımla sohbetlerimde “Böyle dostluk mu olur? Bence biz de ABD’ye karşı yaklaşımımızı değiştirmeliyiz” dediğimde çoğunluktan “Deli misin? Asla böyle konuşmamalısın” şeklinde tepkiler alıyordum. Ama bugün geldiğimiz noktada Avrupa Parlamentosu üyelerinin yüzde 70’i Trump’ın başkanlık görevinde olmasından gerçekten rahatsızlık duyuyor.

- Trump’a yönelik tepkinin Avrupa parlamenterlerinin Türkiye’ye bakışıyla ne ilgisi var?
Trump ve Erdoğan arasında bir köprü var ve bu gerçeklik bugüne kadar Erdoğan’a belli bir pragmatizm çerçevesinde bakan Avrupalı parlamenterlerin düşüncelerini değiştirmeye başladı. Şimdi biz bu yeni dönemde Avrupa olarak ABD’siz bir savunma ve güvenlik postürüne yöneleceksek, NATO’nun yeniden düşünülmesi gerekecek.
- Gerçi Trump’ın iki senesi kaldı. Bu söyledikleriniz uzun vadeli işler.
Evet ama bana kalırsa Trump’tan sonra yeni bir Trump olacak çünkü ABD’de siyasi zemini değiştirdiler. Belki de JD Vance, ABD-AB ilişkilerinin geleceği açısından Trump’tan daha kötü olacak. Bekleyip görmemiz gerekiyor. Ama bu gidişle NATO’nun tüm mimarisi değişecek. Bu durumda NATO ve AB içindeki kesişen, kesişmeyen ülkelerle ilişki nereye gidecek? Şimdi önümüzdeki soru bu. Mesela Britanya ile AB arasındaki müzakereler yeniden başlıyor. İzlanda yakında AB üyesi olabilir. Ukrayna bir biçimde bu denklemin içinde olacak. Bu açıdan bir diğer önemli ülke de Türkiye. Ve önümüzdeki soru şu: Türkiye konusunda ne yapacağız? Ülkenizle tüm bu konuların konuşulması ve süreçlerin işletilmesiyle ilgili bir sorun var yalnız.
Cumhurbaşkanı.
- Bir dakika… siz bugün Türkiye’nin sorunlarının ve Avrupa Birliği’nin Türkiye ile yaşadığı sorunların tek bir adama bağlı mı olduğunu söylüyorsunuz?
Ona ya da temsil ettiği partiye ya da savunduğu rejime bağlı.
- Yani siz Türkiye’nin değişen Avrupa savunma ve güvenlik postürüne katılmasının bu şartlarda olamayacağını mı söylemek istiyorsunuz?
Evet, Erdoğan iktidardayken olmaz.
- Tabii bu sizin bireysel görüşünüz. Zira biz aslında son senelerde AB kurumlarının yöneticilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkide yapıcı, sonuç odaklı olduğunu, bahsettiğiniz otoriterleşme sorununu neredeyse hiç gündeme getirmediklerini izledik. Mesela Ursula Von der Leyen Ankara’ya geldiğinde sizin bu bahsettiklerinizi bir kenara koyun, tek cümle “insan hakları” vurgusu yapmadı.
Olayları bu kadar basite indirgeyemeyiz. Ursula Von der Leyen Avrupa Birliği demek değildir. Üzgünüm ama böyle değil. Avrupa Birliği 480 milyon insandan oluşuyor, onların iradesini temsil eden de Ursula Von der Leyen değil. İşler değişmeye başladı. Son dönemde kendisinin Avrupa Parlamentosu’na getirdiği taslakların çoğuna itiraz edildi, kendisine “Git bunu düzelt öyle getir” denildi. Getirdiği son taslak parlamentoda müzakere dahi edilmedi. Ayrıca onun hakkında üç kınama önergesi var biliyorsunuz. Dolayısıyla “Von der Leyen Avrupa Birliği’dir” algısı gerçeği yansıtmıyor. Ve ben gururla Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’deki rejimi kınama konusunda çok açık ve net davrandığını söyleyebiliyorum.

- Erdoğan bugün yapmaya çalıştığı şeyi başarır, CHP’yi bölme hamlesiyle muhalif bloğu tamamen dağıtır ve bir sonraki seçimi kazanırsa geliyoruz 2027 ya da 2028’e ve üzerine bir beş sene daha ekliyoruz. Yani bu senaryoda Erdoğan 2032’ye ya da 2033’e kadar Türkiye’de iktidarda kalıyor. Size göre bu durumda o tarihin sonuna kadar Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerinin ilerleme ihtimali yok. Yorumunuzu doğru mu anlıyorum?
Şu anda Avrupa Parlamentosu’ndaki genel yaklaşımın bu olduğunu söyleyebilirim. Erdoğan bu rejimle ülkeyi yönetmeye devam ettiği sürece Avrupa Birliği ile hiçbir ilerleme olması mümkün değil. Herhangi bir biçimde üyeliğin gerçekleşme ihtimali de yok. Parlamentoda açık bir çoğunluk var, bu rejimin uygulamalarından bıktık. Zaten bunu da 17 Haziran’daki Türkiye raporunun oylaması sırasında göreceksiniz.
- Raporun net bir çoğunluk tarafından kabul edileceğini düşündüğünüzü anlıyorum.
Evet, yüzde 60’la kabul edilecektir. Bizim öngörümüz bu yönde. Hatta belki daha fazla bir çoğunluğa da ulaşabiliriz.
- “Erdoğan bu rejimle ülkeyi yönetmeye devam ettiği sürece Avrupa Birliği ile hiçbir ilerleme olması mümkün değil” dediniz. Zaten şu anda ilişkiler fiilen askıda ama AB tarafı müzakereleri “resmen askıya alma” yoluna da gitmedi bugüne kadar. Neden?
Açıkçası biz Yeşiller olarak Türkiye ile müzakerelerin resmen askıya alınmasına karşıyız. Bu kimse için iyi olmaz. Avrupa Parlamentosu içindeki aşırı sağcılar bir zafer kazanmış olur. Kulaklarına müzik olur. Hemen “Oraya bir Berlin duvarı örelim ve Türkiye’yi toptan unutalım” derler. Eğer rejim değişse bile, açık olmam gerekirse, bugünkü anlamıyla üyelik yine de zor olabilir. Zira içeride “Türkiye üye olursa birliğin en büyük ülkesi olur” diye bir tartışma var. Bu da AB içindeki bütün dengeleri değiştirir. Ama yine de masanın karşısında başka bir insan oturuyor olursa, vize serbestisi ve Gümrük Birliği gibi konuları hızlıca halledebiliriz, güvenlik işbirliğini de keza.
Medyascope



