Kurtlar Sofrasında Kadınlar (58) | Pelin Özkan: “En zorda hissettiğim an eşim Necati’yi Silivri’de ilk gördüğüm gündü”

İSTANBUL (Medyascope) – Kurtlar Sofrası’nda Kadınlar’da Göksel Göksu’nun konuğu, Pelin Özkan oldu. İBB’ye operasyonlarında 19 Mart 2025’te eşi Necati Özkan’ın gözaltına alınması sonrası kendisini zorlu bir mücadelenin içinde bulan Özkan, yaşadığı zorlu süreci, bu sürecin öğrettiklerini, iletişim sektöründeki yolculuğunu, yazdığı ve yazmayı tasarladığı kitapları ve hayat arkadaşı Necati Özkan’ın yaşadıklarının bilinmeyen yanlarını ilk kez anlattı. Özkan, özgürlüğün değerinin ancak kaybedildiğinde anlaşıldığını, zor zamanlarda dayanışmanın önemini, iyi gün dostlarına duyduğu kırgınlığı bu süreçte daha iyi kavradığını yine de tüm yaşananlara rağmen adaletin yeniden tesis edileceğine dair umudunu koruduğunu söyledi.
ODTÜ Fizik Bölümü’nün ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde işletme yüksek lisansını tamamlayan Pelin Özkan, kariyerini iletişim, marka yönetimi ve yayıncılık alanında şekillendirdi. Eşi Necati Özkan ile üniversite yıllarında kurduğu Öykü Ajans’ı Türkiye’nin önemli iletişim şirketlerinden birine dönüştüren Özkan, daha sonra Kapital Medya çatısı altında MediaCat başta olmak üzere sektöre yön veren yayınlara imza attı.
19 Mart 2025’te başlayan operasyonlar ise Pelin Özkan’ın hayatında yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Eşi Necati Özkan’ın tutuklanmasıyla birlikte, yıllarca başkalarının krizlerini yöneten bir iletişimci olarak bu kez kendi yaşamının en ağır krizinin merkezinde yer aldı. Bir yandan şirketlerini ve çalışanlarını ayakta tutmaya çalışırken, diğer yandan cezaevi görüşleri, hukuk mücadelesi ve ailesinin yükünü omuzladı. Bu süreçte görünmeyen kahramanların kadınlar olduğunu vurgulayan Özkan, eşleri cezaevinde olan kadınların hem ailelerini hem de yaşamın akışını ayakta tutabilmek için büyük bir mücadele verdiğini anlattı.
Programda ilk kez dikkat çeken bir bilgiyi de paylaşan Pelin Özkan, Necati Özkan’ın cezaevinde üç kitap kaleme aldığını açıkladı. Bu kitaplardan birinin gözaltına alındığı günden cezaevine uzanan süreci ve yaşadıklarını, diğerinin siyasal iletişim ve strateji üzerine bir çalışmayı, üçüncüsünün ise duruşmalar, savunmalar ve yaşandığını savunduğu hak ihlallerini hukuki ve sosyolojik boyutlarıyla ele aldığını söyledi. Kitapların tamamlandığını belirten Özkan, avukatların incelemesinin ardından en azından birinin yakında yayımlanmasını planladıklarını duyurdu.
Kendisini en çok sarsan anın ise eşini cezaevinde ilk kez gördüğü gün olduğunu söyleyen Pelin Özkan, “En zorda hissettiğim an Necati’yi Silivri’de ilk gidip gördüğümüz gündü. Oğlumla gittik ve görünce tanıyamadık. Sakalları çıkmış, zayıflamıştı… O günü hayatım boyunca unutamayacağım” sözleriyle yaşadığı travmayı anlattı. Buna rağmen her cezaevi görüşünde güçlü görünmeye çalıştığını belirten Özkan, içerideki kişinin en büyük moral kaynağının ailesini iyi görmek olduğunu yaşayarak öğrendiğini söyledi. Pelin Özkan içinde bulunduğu süreci “Birbirimize ödünç umut veriyoruz” sözleriyle özetledi. Üretmenin, yazmanın, çalışmanın ve dayanışmanın kendisini ayakta tuttuğunu söyleyen Özkan, en zor günlerde bile umudunu kaybetmediğini dile getirdi.
Yazar kimliğiyle de öne çıkan Pelin Özkan, eşi Necati Özkan’ın cezaevine girmesinin ardından Herkesin Unuttuğunu Biz Hatırlamasak adlı romanını kaleme aldı. 12 Eylül’ün bireyler ve aileler üzerinde bıraktığı izleri hafıza, adalet ve yüzleşme ekseninde ele alan Özkan, programda bundan sonraki dönemde de roman yazmayı sürdüreceğini söyledi. İlk romanındaki karakterlerin yıllar sonra kendi yaşadıklarıyla benzerliğini “‘Roman gerçek oldu’ derler ya, şu anda biraz roman gerçek oldu” sözleriyle anlatan Özkan, “Bazen yayıneviyle de konuşuyoruz. Acaba devamını mı yazsak? İkinci romanda da Zeynep’le Ali yaşlanmış, Ali yine hapse girmiş…” dedi. Özkan, yazmanın kendisi için yalnızca edebi bir üretim değil, aynı zamanda tanıklık ettiği dönemleri gelecek kuşaklara aktarmanın ve toplumsal hafızayı diri tutmanın bir yolu olduğunu vurguladı.
Tabii ki büyük bir kırılmaydı. Ama bizim kuşağımız, -siz de hemen hemen aynı kuşaktansınız- çok krizler yaşadık aslında toplumsal anlamda. Her defasında da kalkmayı becerdik, kalkabildik. Şimdi bu dönemde farklı bir şey var. Biz darbeler gördük, 12 Eylül’ü yaşadık ve o zamanlar geçeceğini biliyorduk. Burada o duyguyu kaybettik. Buradaki zorluk o belirsizlik. Sürekli arka arkaya bir takım şeyler geliyor üzerinize. Ve yarın neye uyanacağınızı bilmiyorsunuz. Zorluk ve kırılmayı yaratan şeylerden birisi, bence diğerlerinden farklı olarak o. Ama bir kırılma tabi, çünkü hayatınız değişiyor, rutinleriniz değişiyor.
- Öncesi ve sonrası bambaşka…
Tabii tabii yani hiç hak etmediğiniz bir şeyin içerisindesiniz ve bazen “Burada bizim ne işimiz var?”, yani bir kurgunun içerisinde gibi hissediyoruz, ki bence yapılanların çoğu da kurgu zaten. Bir filmin, bir kurgunun içerisinde yürüyoruz. Olmayan şeyleri kanıtlamaya çalışıyoruz. Bir insanın suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışması kadar zor bir şey yok. Ki bu sadece bizim yaşadığımız bir şey de değil. O açıdan da tabii bir kırılma noktasıydı ama öğreticiydi de. Sorarsanız o öğrendiklerimi de anlatabilirim.
Fizik okudum evet.
- Sonra nasıl oldu da böyle bir evrilme yaşadınız? Üzerine işletme de okudunuz Boğaziçi Üniversitesi’nde.
İşletme, MBA’yi yaptım. Tesadüfler sonucu reklamcılıkla tanıştım. Öğrenciyken tanıştım ve bazen “o mu, o mu?” ikileminde kalmadan hani hayat sizi alır önüne götürür ya! Öyle bir şey yaşadım ben de. Hani zaten biz Necati ile öğrenciyken, -o da hukuk fakültesini okudu- ajans kurmuştuk. Ve o ajans da hani kısa bir süre içerisinde çok başarılı olunca, buna devam edelim madem dedik. Ama fiziğin ve okuduğum pozitif bilimlerin ben çok faydasını görüyorum hayatımda. Her alanında çok fark yaratıyor o eğitim sisteminden geçmiş olmak. Bana çok büyük bir değer ve katkı sağladı.
- Düşünce yöntemleri değil mi? Marka yönetimi de bununla birlikte mi geldi peki?
Marka yönetimi… Şöyle, MediaCat’i söylüyorsanınz, 85’te açtık. Ama kendimiz de iletişim bilimleri okumadığımız için (zaten o zaman iletişim fakülteleri de çok azdı ve marka yönetimini öğreten çok fazla okul yoktu) bu alandaki bilginin ve deneyim paylaşımının ne kadar az olduğunu fark ettik ve yabancı yayınlara, işte Ed Age’e (Advertising Age), Campaign’e abone olduk. Yıllar sonra Ed Age’in yıllarca Türkiye’deki temsilciliğini de yaptık. Ve sonra dedik ki biz de bunu yapalım….
- Bu arada evli misiniz bütün bunlar olurken?
Evlendik, evet. 85’te şirketi kurduk, 86’da evlendik. Çocuk sayılabilecek yaşta, 23 yaşında falan evlendik. Ondan sonra biz de MediaCat’i çıkarmaya başladık. Yani yurt dışındaki deneyimleri, öğretiyi alıyoruz ama biz kendi yayınımızı da çıkaralım… Ve bunu da Ankara’da yaptık. İddiamız da şuydu. Ankara’yı da bir reklam merkezi, iletişim merkezi yapacağız diyorduk. O arada da artık MediaCat ajansı kilitlemeye başlayınca, Necati “Siz bunu alın gidin, yoksa başka iş yapamayacağız” dedi. Tabi o yıllarda MediaCat çok para falan kazanmadığı için, biz oradan çıktık, Kapital Medya’yı kurduk. Evet 93’te MediaCat çıkmaya başladı. 97’de Kapital Medya’yı kurduk. O gün bugündür de devam ediyoruz. Ben tamamen ayrı bir kit olarak devam ediyorum.
- Sonra İstanbul’a nasıl geldiniz peki?
Şöyle bizim İstanbul’da şubemiz vardı ve takdir edersiniz ki merkez burasıydı ve haftada bir kere hep gelip burada birkaç gün kalmamız gerekiyordu. Artık bu yolculuklar dayanılmaz hale gelince, İstanbul’a gidelim merkez ile şubenin yerini değiştirelim dedik. 2001’De geldik İstanbul’a. Ama biz Ankara’dayken de çoğu insan İstanbul’da olduğumuzu zannediyordu.
- Daha sonra ne oldu? Yıllar içinde siyasette marka yönetimine mi evrildi?
Daha çok Necati’nin hobisi diyeyim. Gerçekten çok seviyordu. Yıllarca, daha ajansı açmadan önce de hep siyasi iletişim çalışmış bir insan ve o alanda gerçekten büyük emek harcayan, üreten biri oldu. “Seçim kazandıran kampanyalar” diye deli bir kitap yazdı; Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yapılan siyasi iletişim kampanyalarını ele alan. Yani benden çok onun hobisi ve o alanda uzmanlaşmaya gitti. Zamanla da diğer müşterilerini bıraktı. Mesela 10 yıl boyunca Halkbank İle çalıştı. Paraf kartı falan Necati çıkardı. Turizm Bakanlığı’nın en az 50-60 ülkede Türkiye tanıtımlarını yaptı. Fakat zamanla siyasi iletişim tarafı ağır bastı ama doğrusu benim çok fazla girmek istediğim bir alan olmadı.
- Söylediğiniz çerçevede siyasal iletişimcilik o yıllarda Türkiye’de çok yaygın olan bir kol da değil aslına bakarsanız. Ben bu alanda Erol Olçok’u tanıyordum öncesinde. ve gerçekten de Adalet ve Kalkınma Partisi adını koyan da o, amblemini bulan da, markaya dönüştüren de oydu. Sonrasında da Necati Beyin siyasal iletişimci kimliği ile gösterdiği başarılara tanık olduk. Orada özne Adalet ve Kalkınma Partisi’ydi burada CHP’ydi. Orada özne Tayyip Erdoğan’dı, burada Ekrem İmamoğlu’ydu.
Aslında Nicati Ekrem Bey’den önce yıllarca Kemal (KIlıçdaroğlu) Bey’le de çalıştı. Kemal Bey’in İstanbul kampanyasında yaptı.
- Evet, CHP dedim bu yüzden. Dolayısıyla bu son derece önemli. Sonrasında 19 Mart operasyonları öncesini hatırlıyorum. Arka arkaya sert demeçler gelmeye başladı. Ekrem İmamoğlu ile ilgili çok fazla dava açılmaya başladı. Siyasal iletişimci kimliğiyle devam etti Necati Bey ya. Bütün bunlar oluyorken asıl sormak istediğim bu, siz hiç bugünlerin ayak seslerini hissediyor muydunuz? Öngörebiliyor muydunuz? Bunun sonu böyle bir yere de varır mı acaba diye?
Yani bu kadar ağır bir şey beklemiyorsunuz tabi ama o çabaları görüyorduk. Çünkü bu böyle gizli kapaklı bir şey değildi. Onlarca troll, gazeteci adıyla sürekli saldırıyordu. Bir takım listeler yayınlıyorlardı falan. Ve bu yeni de değil yani. Daha Necati Beylikdüzü kampanyasını yaparken bile bu haberler çıkıyordu. Dolayısıyla bir takım çevreler özellikle AK Parti çevreler uyarıyordu “bu operasyonlar gelecek” diye. Ama hiç kimse bu kadar ağır bir şey beklemiyordu tabii. Şöyle söyleyeyim, hiç hukuk, hiç yasa tanımadan… Necati de beklemiyordu. Hukukun, yasanın bu kadar çiğnenebileceğini beklemiyordu. Yani “Hukuk var, yasa var, devlet var, adabı var. Bu kadar da olmaz” diye düşünüyorsunuz ama belki de oradaki kırılma noktası o oldu. Yani aslında öyle bir şeyin kalmamış olduğunu fark ettik. Bence toplum da fark etti. Başka bir eşiğe geçildi. Çünkü şöyle örnek vermem gerekirse mesela Necati’yi rüşvet vermek suçundan tutukladılar. Çünkü neden? Bu adamın ajansı var, bunlarla da çalışıyor, mutlaka bir takım ihaleler almıştır İBB’den diye düşündüler. Ama sonra MASAK raporları gelince İBB’den herhangi bir ihale almadığı, kampanya paralarını CHP’den aldığı ortaya çıkınca, bu defa iddianamede başka bir suçla karşılaşıyorsunuz. İşte örgüt üyesi ve rüşvet almak… Ya da rüşvete aracılık etmek gibi şeylerle karşılaşıyorsunuz. Ben bunu sadece Necatiye özgü bir şey sanıyordum. Ama duruşmalara gidip geldikçe, oradaki insanları dinledikçe herkesin bu durumda olduğunu gördüm. Yani herkesi şablon bir şeyle tutuklamışlar, ondan sonra başka bir suç isnadı yapmışlar. Oradaki eşitk o bence. Orada bu kadar da hiç kimsenin beklemediği bir şeydi bu bence. Hiç kimse beklemiyordu. Zaten öyle olmasaydı toplumda o kadar tepki olmayacak ve Merkez Bankası’nın da 60 milyar dolar döviz rezervini yakmasına gerek kalmayacaktı. Ama bu başka bir eşik ve o eşikler basamak basamak gidiyor, dibe doğru gidiyoruz. Bakalım dibi nerede göreceğiz? Ben de çok merak ediyorum, dip nerede acaba?
- O halde dilerseniz o parantezi genişletmek üzere 19 Mart sürecini başlatalım. Sizi o güne götürmemde bir sakınca var mı?
Hayır.
- 19 Mart sabahı belki de bir gün önce, akşamından itibaren tam olarak ne yaşadınız?
Bir hafta, on gün öncesiydi sanıyorum, 6 Mart’ta falan Necati kendisine tapu dairesinden gelen mesajlar sonucunda tapular üzerine tedbir konulduğunu fark etti. Avukata “bu nedir?” dedi, avukatlar savcılığa gittiler. Savcılık da gizli bir soruşturma yürütülüyor dedi, sonra tapuya gittiler tapu tedbir konuluğunu doğruladı. Dolayısıyla banka hesaplarına da tedbir konulunca zaten bir şey geliyor üstüne hani….
- Neden şüphelendiniz bunları öğrendiğinizde?
Hayır, biliniyordu, konuşuluyordu zaten. İBB ile ilgili olduğu belliydi. Çünkü hatırlarsanız bir takım troller sürekli liste yayınlıyorlardı ve o listeden Necati’nin de adı vardı. Ama tabii ifadeye çağırırlar diye düşünüyordu.Necati üç kere dilekçe verdi “Neden banka hesaplarımı dondurdunuz? Gelip ifade vermek istiyorum” diye. Üçünde de “Zamanı gelince biz sizi çağıracağız” diye reddettiler. Sonra o meşhur 19 Mart günü, ben uyuyordum duymadım zili, Necati uyandırdı beni. Çok geç uyumuştuk, zaten oğlumuz gelmişti Londra’dan. O da tedbirleri falan duyunca gelmek istedi ve o gece gelmişti zaten. 12-1 gibi şey uyuduk ,iki buçuk üç saat sonra geldiler. Şeyi görüyorsunuz, neden geldiklerini de bilmiyorlar. Zaten bizim eve gelenler mesela narkotik şubeden olduklarını söylediler. Geliyorlar ama narkotikten çünkü mali şube ekipleri yetersizmiş. O zaman olayın ne kadar büyük olduğunu anlıyorsunuz. O arada ben twitter’a baktım. Fatih Altaylı bir mesaj atmıştı “Ekrem İmamoğlu’nun evini arıyorlarmış” diye. Ben ona mesaj attım “Bize de geldiler” diye. Necati Özkan’ın da evini arıyorlarmış falan diye. O arada Akmerkez’deki ofisimize gitmişler falan. Ve asistanımız arıyor sürekli. İzin vermiyorlar açmaya. Sonra avukatımız geldi tabii. Avukatımız dedi ki “Ofise gitmiş olabilirler, izin verin konuşayım” dedi ve avukat konuştu. Yönetimden arıyorlar “Polisler gelmiş” diye. Necati’yi götürdükten sonra biz ofise gittik ve orada ben baktım tomalar falan var. Hani bütün Akmerkezi sarmışlar. Tabi görevliler erken mesaiye gelenlerin hiçbirini almıyorlar falan filan. Akmerkezi 11’e kadar falan kapalı tuttular o gün.
Tabi ben girdim gittim baktım ofise girmişler. Yani Çilingirli için bir işte temden gelmişler terörle mücadele bir mali şubeden falan. Çıkarken TEM’deki memur bey dedi ki,”Size teşekkür ederim, çok yardımcı oldunuz. Gittiğimiz yerlerde bu kadar yardımcı olmuyorlar.” Yani öyle enteresan şeyler de oldu mesela Necati “Tıraş olayım, üzerimi değiştireyim, öyle çıkalım” dedi, izin verdiler ona ve yatak odasına gittik genç bir memur arkadaşla. O böyle banyonun kapısında duruyor. Necati içeri girdi. Ben de duruyorum orada ve banyonun kapısında, böyle hemen sağ tarafında bir baskül var. Çocuk oraya çıktı, genç bir arkadaş çıktı ve döndü bana “İyi, kilo almamışım” falan dedi. Biz ne yaşıyoruz diyorsunuz. Gerçekten biz orada bir panik halindeyiz o kendi kilosuyla… Son derece de kibar insanlardı. O konuda bir şey diyemeyeceğim. Ama hani insanların öncelikleri mi değişiyor bilmiyorum. Sonra haber alamadık tabii yani bizim avukatlarımız 24 saatten fazla süre geçti. 24 Saat hiç görüştürmediler ve sonra aldılar 8 saat sıra beklediler. Yani Vatan Emniyet deneyimi gerçekten kötüydü.
- Oradayken görebildiniz mi?
Hayır. Avukatlar gitti ama orada yiyecek falan vermediler.
- Vatan emniyeti çevresinde trafik bütünüyle kapatılmıştı.
Evet, evet. Necati onları yazmış işte. O zaman notlar almıştı Silivri’ye gidince. Yani mesela onu götüren ekip şehir dışından gelen bir ekip olduğu için, yarım saat Vatan Emniyet’in yolunu bulamamış.
Evet. Vatan Emniyet’e girmişler, hani tamam kaydını aldık aşağı götürün diye, “20 dakika aşağı neresi?” diye aradık diyor. Böyle olağanüstü bir güvenlik önlemi vardı. Gittik biz ulaşabilir miyiz diye. Zaten iki kilometre çapında b,r alan, iki kilometre civarında yürüyorlardı arabaları bir yere park edip. Ama benim için en unutulmayacak şey Çağlayan’dı. Çağlayan gerçekten benim hayatım boyunca unutamayacağım bir fotoğraftı. Yani bütün Çağlayan’ın Bütün çevresi hiç yani tomalarla hiç aralıksız. Tabii ki bizi almadılar içeri.
- Siz giremediniz mi içeriye?
Yok, sadece avukatları aldılar. Hiçbir aileyi almadılar. Sadece Ekrem Bey’in eşi ve oğlunu.
- Dilek Hanım oradaydı, ben o gece oradaydım. Çünkü Dilek Hanım’ı hatırlıyorum çocuklarıyla birlikte.
O da Özgür Bey’le girmişti.
- Oradaki bekleyiş sizin için daha büyük bir muamma bu durumda. Siz dışarıda beklediniz.
Dışarıda bekledik. Sabaha kadar. Ve çok soğuktu tabi. Belirsizlik de var tabi. Evet. Ne olacağını öğrenemiyorsunuz. Mesela avukatlar da “bırakacaklar, hiçbir şey yok” diyorlar… Zaten karar açıklanınca avukatlarımızdan biri bayılmış, yani nasıl olabilir böyle bir şey?
- Gerçek anlamda mı bayılmış?
Tabi avukatlar da yani 5’te gittik biz onlarla, ertesi gün 12’de falan karar verdiler. O çok korkunç bir fotoğraftı. Biz oradaki bir kafede oturuyorduk oğlumla. Çok soğuktu ve insanların üzerine gaz sıkıyorlar, insanları dağıtmaya çalışıyorlar falan. Gerçekten o benim hayatım boyunca unutamayacağım bir şey. Birkaç saat ya da… Çok uzun geldi.
- Avukatların o tutuklanmaz demesi size inandırıcı geliyor muydu o sırada?
Geliyordu çünkü tutuklanmasını gerektirecek bir şey yok. Doğrusu ben hepsinin bırakılacağını düşünüyordum.
- Çünkü siz de söylediniz isnat edilen suç 2019’dan itibaren iki yıl boyunca Beylikdüzü MADO’da düzgün toplantılara katıldı.
Şoför onu demiş.
- 23 Mart’taki tutuklanma sebebi, siz de zaten konuşmanızın başında dikkat çektiniz ona, Ekrem İmamoğlu suç örgütüne üye olmak ve rüşvet vermek. Şimdi suçlamayla örtüşmeyen bir tutuklama nedeni var zaten.
Evet, polisteki sorguda bu tanık, Serdal Taşkın’ın şoförüymüş o galiba “Bunlar haftada iki kere buluşuyorlardı” diye isimler vermiş ve bunu sormuşlar emniyette. Şimdi emniyette bunu sorunca, Necati “Ben Beylikdüzü’nde Mado nerede bilmem. Öyle bir yere hayatım boyunca gitmedim” demiş. Onlar da “Ama HTS kaydınız var” demiş. Bakabilir miyim demiş, avukatlar bakmışlar, Beylikdüzü’nde bir tane HTS kaydı var, o da 23 Haziran, 2. Seçimin olduğu gece 23 Haziran gecesi 11 civarı onu izah ediyorlar. Onun üzerine o suçlama düştü diye düşündü avukatlar, Çağlayan’daki savcı da aynı yönde bir soru sorunca “Biz bunu emniyette de anlattık. Bu HTS kaydı zaten bizi doğruluyor” dediler. Dolayısıyla avukatlar şey bekliyor. Sonra bu nedenle tutuklama karar verince avukatlar itiraz ediyor. Diyorlar ki siz bize bununla ilgili soru sormadınız. Ama o gece hakimler hiç bakmadan insanların suratlarına bu kararları söyleyip çıkıyorlar. Öyle bir süreç yaşadık yani.
- Siz anlatırken bile kendimi sizin yerinize koyup o kafede bekleyen, ne olacağını bilmeyen bir Pelin Özkan’ı kafamda tasarlamaya çalışıyorum. Çok zor. Arkasından bütün bunlar sonrası hatta bir de casusluk davası çıktı. O da sanıyorum hiçbir şekilde ön görebileceğiniz bir şey değildi. Onu duyduğunuzda ne hissettiniz?
Yani onu duyduğumda gerçekten çok şaşırdım ve bir an çok büyük bir umutsuzluğa kapıldım. Dedim ki bunlar Necati’ye takmış durumda, hani öğretmen takar ya! Yok, bırakmayacaklar diye düşündüm. Çünkü bir şey yapmaya çalışıyorlar, bir şey bulmaya çalışıyorlar. Doğal olarak bu tarafta bir şey yoktu, belki tahliye olacaktı ama başka bir şeyle yedeklemeye çalışıyorlar diye düşünüyorsunuz. Tabii hemen avukatlar gittiler Necati’ye. “Hüseyin Gün kim?” diye sordular. “Kim, kim? Ben hatırlayamadım bunu” demiş. Ben zaten hiç tanımıyorum adamı. Ama sonra avukat giderken o Ekrem Bey’le fotoğrafı götürünce yanındaki kadından hatırlamış. Ha demiş. Tamam. Yani o zaman hatırlamış Hüseyin Gün’ü. Ama sonra suçlamaları okuduğunda hiçbir şey anlamıyor tabi, diyor ki “bunlar ne? OSINT ne? Dark web ne? Ve bize “Bir teknik bilirkişi bulun ve lütfen bir bilirkişi raporu alın ve bana da anlatsın bunlar ne?” Çünkü hayatında duymadığı bir sürü şey var orada. Bilirkişi bulduk ve oldukça da saygın bir bilirkişi ve savcıların da hep rapor aldığı, Çağlayan’da da oldukça muteber bir bilirkişi Tuncay Bey. Tuncay Bey’in tabi aylarca sürdü araştırması ve sonuçta hani iddia edilen şey 17 tane İBB çalışanının e-mail adreslerinin Dark Weapon’i tarafından konulduğu ve Hüseyin Gün’e de buna bak bakalım dedi. O kadar inanılmaz ve gerçeküstü bir şey ki. Ondan sonra tabi bilirkişi raporu geldi. Bilirkişi raporunda o e-mail adreslerinin 2019’dan çok önce MySpace sitesine girerken kendi iş e-maillerini, İBB e-maillerini kullanmışlar. MySpace’in 3 milyon üyesinin verisi çalınmış. Onların içinden yani o 17 kişinin mailleri de o zaman çalınmış, hacklenmiş ve o hackerların biri Ukraynalı, biri bilmem nereli. Zaten sonradan yakalamışlar ve hapistelermiş bunu yapanlar da. Oradaki enteresan şey bütün bu e-maillerin tamamen 2019’dan önce konulmuş olması, oysa ki buradaki suçlama o iki seçim arasında bunları koydunuz falan filan.
Evet, sonra işte heyet belli olunca ve biz bilirkişi raporunu dosyaya sununca heyet de bir bilirkişi raporu istedi, başka bir bilirkiş de. O bilirkişi raporu da aynı geldi. Yani hani üstelik bu insanların çoğu da orada çalışmıyor. Sadece iki tanesi çalışıyor biliyor musunuz? Hepsi 2019’dan önce ayrılmış.
- Siz bunları anlatırken ben ister istemez şunu düşündüm. Hani Necati Bey’in bütün bunları bilmediğini söylüyorsunuz ya, şüphesiz siz de bilmiyordunuz ve bana anlatırken görüyorum ki siz de bunları da öğrenmek durumunda kalmışsınız. Şimdi bu noktada şunu merak ediyorum. Bir yandan şu anda Silivri ama onun öncesinde Kandıra trafiğiniz vardı. Bir yandan bir iş var, o işin ayakta durması gerekiyor ve siz onun da başındasınız. İki ayrı yerde güçlü olmak durumundasınız ki bir yerde işte orada ekmek yiyenler var ve teknenin dönmesi lazım. Ama diğer yerde Kandıra cezaevinden içeri girdiğinizde de yaşadığınız başka hisler var. İkisi ayrı ayrı. Kolay değil biliyorum ama tarif edecek olsanız… Yani kendi içinizde çok zorlayıcı olmalı diye düşündüğüm için soruyorum.
Çok zorlayıcı tabii. Bir de hep bir maskeyle gitmek zorunda kalıyorsunuz oraya. Gerçekten üzüldüğünüzü belli etmek istemiyorsunuz. Çünkü bir yandan sevdiğiniz bir insan için çok endişe ediyorsunuz. Bir yandan mesela Necati asker kökenli olduğu için onun arkadaşları hemen aradı. Balyoz ve Ergenekon’dan. Uzun yıllar içeride yatan arkadaşları var, devre arkadaşları, işte Ahmet Zeki Üçok falan. Onlar aradılar, dediler ki Pelin Hanım bakın buradaki en önemli şey, biz içeridekine hep buna dikkat ediyorduk, içerideki insanın en önemli psikolojik motivasyonu eşinin ve ailesinin iyi görünüyor olması. Yani moralinin yerinde görünüyor olması. Eşlerimizin ve ailemizin gözünün içine bakardık ve onlarda en küçük bir üzüntü gördüğümüz zaman günlerce uyuyamazdık. Lütfen giderken hani üzgün gitmeyin dediler bana. Tabii bu benim için önemli bir uyarı oldu. Neşeli gitmek zorundasınız hani içiniz kan ağlıyor… Bir yandan da hayat devam ediyor. Yani ben bu süreçte onu gördüm. Aslında burada dışarıdan görünen “bir kişi yargılanıyor”… Bir dava, bir dosya falan gibi görünüyor. Ama hiç öyle değil. Yani o kişinin ailesi, o kişilerin bütün çevresi, eşleri, kadınlar, çocuklar bu sürecin içine giriyor, hayat değişiyor. Bu sürecin bir parçası oluyorsunuz ve o süreci siz de yaşıyorsunuz ve ben bu süreçte görünmeyen kahramanların aslında kadınlar olduğunu düşünüyorum ve kadınlar yükü çekiyor. Kadınlar hayatın, o bozulan hayatın ritminin bozulmaması için olağanüstü bir çaba sarf ediyorlar. Avukatlarla onlar görüşüyor, işi onlar devam ettirmeye çalışıyor. Görüyorum, bütün bürokratların -en çok bürokratlara üzülüyorum- maaşları kesilmiş durumda mesela. Evin geçimini yine kadın yürütmek zorunda. Ben görüşe gittiğim zaman görüyorum mesela her hafta iki küçük çocuğunu getiren eşler var. Yani şimdi o çocuklara izah etmek, o çocuklarda ileride travma oluşmasın diye onları bir şekilde ayakta tutabilecek bir motivasyonu vermek… Çok zor, çok zor, yani çok zor bir şey.
Gerçekten bu süreçte şunu gördüm ki, aslında kadınlar sadece kendi yüklerini değil, çevrelerindeki bir sürü insanın da yükünü… Ve bir de dayanışma yapmak, yapıyoruz yani dayanışma da yapıyorlar o da çok takdir edilesi bir şey.
- Ne tür bir dayanışma bu maddi manevi mi?
Maddi bilmiyorum ama birbirlerine moral veriyorlar, aile dayanışma ağı var biliyorsunuz her dönem. Çünkü onu yapmak zorundasınız. Kendinizi bir şekilde dik tutmak zorundasınız. Ki o insanlarla da bir dayanışmaya girdiğiniz zaman onlar da yalnız olmadıklarını hissediyorlar. Hani orada bir açıklama yapılırken durmak bile -ben çok fazla gidemiyorum çok çalıştığım için ama- o bile insanlara hani yalnız olmadıklarını hissettiren bir şey.
- Çalışma yaşantınızı da soracağım ama siz söylediğiniz için onu merak ettim. Her ne kadar daha neşeliymiş gibi göstermeye çalışsanız da kendinizi nihayetinde 40 yıllık eşiniz var karşınızda.
Evet.
- Eminim bakışınızdan, duruşunuzdan, tebessümünüzden o görmesi gerekenleri görüyordur. Hiç böyle yakaladığı oldu mu sizi?
Oldu. Yani bir keresinde yakaladı ve sonra ben günlerce üzüldüm ona. Bir kere yalnız gitmiştim açık görüşe. Orada anladı ve sonra bana avukatla mektup yolladı.
Benim çok üzgün olduğumu anladı ve işte orada bana mektup yazdı. Üzüldüğünü zaten tahmin ediyordum ama bu kadar üzüldüğünü tahmin etmiyordum. Ve bugün ben şunu anladım ki dışarıda olmak, içeride olmaktan çok daha zor. Lütfen şunları yap, işte arkadaşlarla buluş, bir tatile git şöyle yap böyle yap birkaç hafta gelmesen de olur falan filan diye bana mektup yazdı ama hiç mümkün değil yani…
- O mektup sizi daha da kötüleştirmiş olabilir mi acaba?
Kötü oldum, kendime kızdım çünkü kendimi biraz suçlu hissettim o açıdan da her hafta gittim ben. 16 ay olacak, 15 ay bitti 16’ncı aya gittik. On altı aydır her hafta gidiyorum. Her hafta. Hiçbir görüşü kaçırmadım.
- Ve Silivri cezaevi süreci başladı sonrasında da.
Silivri’deydi. Sonra İzmir’de bir etkinliğimiz vardı ve televizyonda gece yarısı bir şey gördüm “Sliveri’deki bazı tutuklular sevk ediliyor” diye. Necati’nin de adı geçiyor. Ama nereye gönderiliyor? Avukatları aradım, avukatların haberi yok. Ondan sonra onlar gittiler falan. Yok söylemiyorlar. Necati Bey burada da yok. Ertesi gün iki buçuk, üçe kadar yok! Haber alamıyoruz, Necati nereye götürüldü? Ben de tweet attım bir tane. Dedim ki “Benim eşimi nereye götürdünüz?”, Adalet Bakanı o zaman Yılmaz Tunç’tu, onu da, Adalet Bakanlığı’nı da tagleyerek, “Eşimden haber alamıyoruz, nereye götürdünüz? diye. O sırada bir gazeteci arkadaş aradı beni, ismini vermeyeyim şimdi, “Pelin Hanım, ben Adalet Bakanı’nı arayıp sorayım mı?” dedi. Sor dedim yani sorabiliyorsan. Sordu, “Kandıra’ya götürmüşler” dedi. Ondan sonra avukatları yolladık Kandıra’ya. Gerçekten oraya götürmüşler. Ama yani bu da mesela bir hak ihlali, ne avukatlarına haber verdiler…
- Ne ailesine haber verdiler. Muhtemelen kendi de bilmiyordu götürürken.
Kendi de bilmiyormuş. Kendi şeyden fark etmiş, sağlık kontrolüne götürmüşler. Durup dururken niye sağlık kontrolüne geldik diye düşünmüş. Acaba öyle bir şey mi yapacaklar diye düşünmüş.
- Ama şimdi tekrar Silivri’ye döndü. Duruşmalar nedeniyle tabi…
Duruşmalar boyunca orada kalacak.
- Evet evet. Sizin için de bu sefer yeniden bir Silivri trafiği başladı. Duruşmaların hepsini izliyorsunuz sanıyorum değil mi?
Hepsine gelemiyorum. Çok çalışıyorum çünkü. Ama karar duruşmalarına mutlaka geliyorum. Çarşamba günleri görüşümüz var. Görüşten sonra izlemeye geliyorum.
- Duruşma öncesi mi görüş oluyor?
Bizim görüşümüz 9-10 arası. O nedenle de duruşmaya yetişiyor. Necati de zaten artık her gün gitmiyor. Bazen öğlene kadar gidiyor. Bazı günler gitmiyor. Kitap yazıyor.
Kitap yazıyor. Bir sürü kitap yazdı. Henüz yayınlamadık ama.
- Bir sürü derken kaç kitap yazdı?
Herhalde üç tane falan yazdı.
- Üç kitap yazdı. Biraz en azından paylaşır mısınız hani içerikleri?
Yani bir tanesinde evden alındıktan itibaren yaşadıklarını yazdı.
- Tutuklanma sürecine kadar.
Tutuklanma ve cezaevi. Orada çünkü bizim de bilmediğimiz, kamuoyunun bilmediği, mesela o nezarethanelerde olanlar var. Birisi o, bir tane stratejiyle ilgili bir kitap yazıyor. Daha böyle ders kitabı gibi. Bir de savunmalarının olduğu ve hak ihlalleriyle ilgili. Bu duruşmalarda neler yaşandığı ve bunun toplumsal, sosyolojik, tarihi şeyleri nedir onu yazıyor.
- Ne zaman basacaksınız peki? İkisi bitmiş çünkü.
Ben bilmiyorum. Yani şöyle, aramıza bir anlaşmazlık çıkıyor. Ben diyorum ki biraz beklesek mi falan. Sorunlar çıkmasın diye yok o da işte… Bakalım şimdi avukatlara göstereceğiz, onlar okuyacaklar. Artık öyle, yani kendi başına yazdığı şeyleri bakalım yayınlarız yakında, en azından bir tanesini yayınlarız ama.
- Bu arada siz de bir kitap yazdınız tabi…
Ben romancıyım. Hayatımın bundan sonraki dönemlerinde de hep roman yazmaya karar verdim.
- Karar verdiniz. Peki ben de kitabınızı okudum. Orada Zeynep’in anlattıkları tabi ister istemez bu dönem değil, 12 Eylül. Fakat bu sarsıntıların aileler üzerinde, bireyler üzerinde nasıl savrulmalara yol açtığını görebiliyoruz. Şu dönemde aslında bizzat siz o savrulmayı yaşıyorsunuz. Biraz da kitaptan…
Bazen şöyle diyorum, yayınevi ile de geçen konuşuyorduk. Acaba devamını mı yazsak kitabını? İkinci romanda da Zeynep’le Ali yaşlanmış, Ali yine hapse girmiş falan gibi. Acaba devamı mı gelse diye.
- Biraz onu yaşıyorsunuz çünkü değil mi?
Şu anda evet. Yani “roman gerçek oldu derler” ya, biraz roman gerçek oldu. Kitapta aslında hep başkalarının hikayelerini anlatırsınız. Mesela gazetecilikte, reklamcılıkta, iletişimde de hep öyledir ya. Başkalarının hikayelerini görünür kılmaya çalışırsınız ve günü kurtarırsınız. Ama bu çoğu zaman da kalıcı olmaz ya. Hep o gün gider, ertesi gün gelir başka şeylerle uğraşırsınız. Ama ben tanık olduğum şeyleri aslında başka kuşaklara da aktarmak ve onlardan bir hafıza oluşturmak istedim aslında. Çünkü o günlerde hepimiz pek çok şeye tanık olduk. Ve onları yazmanın ve hafızanın çok daha önemli olduğunu, bir belge bırakmanın önemli olduğunu düşündüm, o hikayelerin…
- O yüzden mi kitabın ismi Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak… O yüzden mi ismi bu?
Evet daha çok hafızaya bir gönderme ama biliyorsunuz Turgut Uyar’ın muhteşem şiirinden bir dizi ama çok hani gerçekten kitaba da çok uyduğu için onu kullandım. Çünkü ben bazen kitabı imzalarken de şunu söylüyorum: Çok kişi unuttu hatırlamak bize kaldı. Yani bazılarının da unutmaması lazım. Çünkü biz böyle şeyleri hafızaya bakarken, tarihe bakarken hep büyük olaylar üzerinden konuşuyoruz. Büyük büyük… İşte darbe konuşuyoruz. Darbe oldu, şöyle kötü oldu, böyle kötü oldu ama o darbelerin insanlar üzerinde bıraktığı, çocuklar üzerinde, aileler üzerinde, kadınlar üzerinde bıraktığı etkileri insani tarafı.
Aynen öyle insani tarafı biraz es geçiyoruz, hep böyle rasyonalite üzerinden gidip duyguları ve o insani tarafı es geçiyoruz. Ben o insani tarafı ele almak istedim ve aslında hafızanın geleceği koruyan bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Yani hafıza önemli bir şey. Unutmamak önemli bir şey, hafıza bir yük değil, geçmişin bir yükü değil.Aslında geleceğin koruyucusu olabilir. Hani bunları unutmayalım.
- Hatta geleceğe yön verecek alınacak derslerle en azından.
Evet geleceğe yön verebilir ama biz onu pek toplum olarak beceremiyoruz ne yazık ki inşallah bir gün beceririz diye düşünüyorum.
- Peki bir yandan kitap yazıyorsunuz, bir yandan şu ana kadar anlattığınız hakikaten son derece ağır bir yükü omuzlamış bir şekilde sürecin aktörüsünüz. İster istemez hem eşinizi diri tutmak için de bir çabanız var. Bunun tabi ki avukat ayağı, belge vs. bizim görmediğimiz pek çok yanı da var. Ama siz de söylediniz. Bir de çok yoğun bir tempo içinde çalışmayı devam ettiriyorsunuz. Öykü Ajans hala çalışıyor değil mi şu an?
Öykü Ajans çalışıyor ama ben daha çok kapital tarafına bakıyorum. Öykü’deki ekip de zaten iyice küçüldü, küçük bir ekip duruyor.
Küçülmek zorunda kaldı. Hani üretiyorlar bir şeyler. Yani çalışmak zorundayım çünkü bu, siz de söylediniz, gerçekten çok zor bir süreç. Durduğunuz zaman çok yalnızlaşıyorsunuz ve güçsüzleşiyorsunuz. Endişeniz artıyor ve ayakta kalabilmek için üretmek bana iyi geliyor, yazmak iyi geliyor, mücadele etmek iyi geliyor.
- Bunlar sizi diri tutuyor.
Evet. Bir de tabii sorumluluğum var. Bizim ofiste 60 kişi falan çalışıyor ve onlara karşı da bir sorumluluğum var. O nedenle de işlerimizi aksatmıyoruz ve bunun Necati’ye de iyi geleceğini düşünüyorum. Çünkü bana hep onu diyor, “Sadece işe yoğunlaşın…”. Çocuklarımız mesela yurt dışında çalışıyor ve onlar gelmek istediler, bırakıp gelmek istediler. Onu kabul etmedi mesela, “Hayır siz işinize odaklanın, işinizi iyi yapmaya çalışın” dedi. Ona da iyi geliyor. Yani hiçbir şeyin aksamaması ona en azından moral veriyor. Öbür türlü daha zor olacaktı. Zorluğu aşmanın bir yöntemiydi bu ve burada tabii insanlar bana çok destek oluyor. Biraz önce dedim ya ne öğrendim diye… O enteresan. Aslında üç şey öğrendim burada. Bir, özgürlüğün ne kadar kıymetli bir şey olduğunu öğrendik. Ve şunu görüyorsunuz, özgürlüğün ancak onu kaybettiğiniz zaman çok kıymetli olduğunu anlıyorsunuz. Yani özgürlüğünüz elinizdeyken hiç onun değerinin farkında bile değilsiniz. İkincisi dayanışmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu gördüm. Ve orada öfkelendiğim zamanlar da oldu. Mesela hiç ummadığınız insan hep bu hayatınız boyunca çevrenizde olan, “bunlar kesin gelir şimdi benim yanıma” dediğiniz insanların sessizleştiğini görüyorsunuz ama hiç ummadığınız….
- Böyle bir yalnızlık yaşadınız mı gerçekten? Yani yalnızlık denilir mi ona bilmiyorum da…
Koşup geliyor size sarılıyor ama çok beklediğiniz bazı insanların sessizleştiğini görüyorsunuz. Dolayısıyla insanları bu zor dönemde tanıyorsunuz. Ben onu gördüm yani insanların gerçekten karakterleri bu zor dönemlerde çıkıyor. Ama biz çok şükür yani çok fazla dost biriktirmişiz. Onun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anladım en azından. Ve hani her şeye rağmen ayakta durabilmenin çok kıymetli olduğunu öğrendim.
- “Her şeye rağmen” burada tabi altı çizilmesi gereken bir cümle.
Evet “her şeye rağmen” ayakta kalabilmek çok önemli. Çünkü siz düştüğünüz anda pek çok insanda düşecek. Onun farkında olabilmek çok önemli gerçekten.
- Bütün bunları yapmak için de güçlü olmak gerekiyor. Hastalanmamanız gerekiyor değil mi? Sağlığınıza dikkat etmeniz gerekiyor. Hakikaten çok önemli bir şey başarıyorsunuz bir yanıyla. Çok önemli bir şey. Peki bütün bu süreç adalet duygunuzda bir zedelenmeye yol açtı mı? Ya da adalete olan inancınız hala sürüyor mu?
Adalete olan inancımı sürdürmek istiyorum ama beri yandan da yapılanları da görüyorum. Ve yani sadece İBB davasında değil, sadece casuslukta değil, başka alanlarda da yapılanları görüyorum. Bilmiyorum, toplum olarak bundan öğreneceğimiz herhalde kalıcı bir, adil bir sistem kurabileceğimiz günleri görebilecek miyiz? Ama adalet duygum tabii ki çok sarsıldı. Çok sarsıldı. Çünkü benim ailemde çok hukukçu var, kız kardeşim hakim. Ve iyi, iyi hakimlerden yani. Hani nasıl bu hale geldi sistem, onu anlayamıyorum doğrusu ve ama bunun eninde sonunda geri döneceğine de inancım sonsuz. Yani hiçbir şey, hiçbir haksızlık sonsuza kadar devam edemez. Edemez yani bu toplum bunu kaldıramaz.
- Yavaş yavaş sonuna geliyoruz ama şunu sormak istiyorum. Çok fazla şey anlattınız ama burada anlatmadığınız, bu süreçte sizi en zorlayan şey ne oldu? Kendinizi en zorda hissettiğiniz an ya da olay neydi?
En zorda hissettiğim an Necati’yi Silivri’de ilk gidip gördüğümüz gündü. Oğlumla gittik ve görünce tanıyamadık ve oğlumun tabii başladı gözlerinden sicimdi yaşlar akmaya. Çünkü sakalları çıkmış, zayıflamış, aşırı kilo vermişlerdi hepsi. Çünkü orada hiç yemek vermemişler, sadece son gün bir yemek vermişler, hiç yemek vermemişler. Gerçekten işkence yaptılar orada insanlara. Yemek sadece günde bir tane içinde ne olduğu belirsiz bir sandviç. Bir de küçük şişe su vermişler yani. Yani aç, susuz ve öyle zayıflamış ve şey halde görünce çok isyan ettim o gün ve ağlamamak için kendimi çok zor tuttum. Çünkü ona da moral vermemiz gerekiyor. En zoru oydu. En zoru oydu….
- O gün ilk sözü ne oldu size? Hatırlıyorsanız.
Hatırlıyorum. “Devlet bitmiş, hukuk bitmiş, biz nasıl fark edemedik bunu?” dedi.
İlk cümlesi bu oldu. “Ben her zaman devletime güvenirdim, hukuka güvenirdim ama bu bitmiş, biz bunu nasıl fark edemedik?” dedi. Tabii Silivri’de böyle kabinler var. O gün de ilk gittikleri gün, gece sabaha doğru vardılar ve avukatlar aradı “gidip bugün görebilirsiniz” diye. Tabii bir sürü insan işte Emrah Şahan, Mahir Polat. Hep takım elbiseler içinde gördüğümüz insanlar böyle sakallı, hepsi zayıflamış falan… Sadece Necati değil, o insanları da öyle görünce, “bu insanlara bunu nasıl yapabilirler?” diye çok zorlandım. Duygulandım. Çok zor, zor bir gündü o. Çok zor bir gündü. Çağlayan’ın önünde beklediğimiz geceden bile çok daha zordu o. Hani orada soğukta sabaha kadar bekledik ama gerçekten çok zordu. Onu da hayatım boyunca unutamayacağım. O insanlara, ya o kadar kıymetli insanlara bunu nasıl yapabildiler? Ve hala da yapmaya devam ediyorlar.
Umutluyum. Umutluyum çünkü bu toplum bu kadar haksızlığı, hukuksuzluğu kaldıramaz. Yani bazen umutlarım bitiyor, sonra Necati’yle görüşünce o tekrar bana umut veriyor. Birbirimize ödünç umut veriyoruz. “Tarihe bak” diyor, “Tarihte ne zaman bu kadar baskıcı bir dönem olsa, insanlar, millet özgürlüğü savunan insanların arkasında hizalandı” diyor. “Tarih boyunca bu millet ne köle çalıştırdı, ne de köle oldu. Bu millet için en büyük şey özgürlüğüdür. Ve özgürlükleri bu kadar baskı altına alırsanız, eninde sonunda özgürlüğü savunan insanların arkasında duracaktır” diyor. İşte 12 Eylül’de de böyle oldu, Teraki Perver’de de böyle oldu… Cumhuriyeti kuran partiye karşı, Demokrat Parti’yi destekledi insanlar. Bu nedenle de umutluyum. Umutsuzlandığım zaman Necati’ye gidiyorum. O toparlıyor bizi evet.
- Peki o zaman kurtlar sofrasındaki diğer kadınlara diyeceğim ama tabii ki özellikle sizin gibi olan diğer kadınlara da mesaj vermek isteseniz neler söylersiniz onlara?
Bu süreci yaşayan pek çok insan var ve ben onların gerçekten umutlarını yitirmemesini ve zorluklar yaşarlarsa da gerçekten dostlarından destek istemelerini tavsiye ediyorum. Çok önemli. Başka insanlara da tavsiyem var. Başka insanlara da şunu tavsiye ediyorum. Herkesin bir kere de olsa gelip Silivri’deki duruşmaları izlemelerini çok isterim. Çok isterim. Bazen şöyle arkadaşlarımla karşılaşıyorum, “Ay biz haber izlemiyoruz, sosyal medyaya da bakmıyoruz, dayanamıyoruz artık” falan filan gibi şeyler söylüyorlar. Bu çok yanlış. Gidin bir kere o insanlara destek olun ve izleyin orada neler oluyor. Yani ne kadar boş bir iddianame ile yargılandıklarına….
- Ya da en azından hakikaten aslı var mı yok mu bu suçlamaların bunu yerinde görün.
Evet görün… Eminim ki hani rastgele birine gidebilirler. Seçmeleri gerekmez. Çünkü bütün hikayeler aynı. İzliyorsunuz aynı. Yani şu güne kadar bir tane belge bilgi bekledim ben. Yok çıkmadı. Çıkmadı yani. Gerçekten bunu bu insanlara nasıl yapabildiler? Bu günahı nasıl yedirdiler kendilerine bilmiyorum. Yani bu günah aynı zamanda. Günah o insanlara, ailelerine. Gerçekten çok zorluk yaşayan insanlar var. Maaşları kesilen insanlar var. Okuyoruz mesela… Gidip gelmek başka,. Orada gördüğünüz Iraz’ın annesi, babası ya da Ramazan Gülten’in ailesi. Yani bu insanlar kamu görevlisi, ya siz bunların maaşlarını kesiyorsunuz, bu insanlar ne yiyecek ne içecek? Olmaz, bu kadar olmaz… Ben biliyorum ailemdeki hukukçulardan dava bitmeden maaşını kesemezsin, üçte ikisini yatırmak zorundasın. Hukuk ve yasalara saygılı olmamız lazım ve uygulamamız lazım.
Son cümlem çok teşekkür ediyorum. Kurtlar Sofrasında Kadınlar bence güzel, çok güzel bir isim. Çok teşekkürler. Verdiğiniz desteğe de çok çok teşekkür ederiz. Sağ olun.
- Ben teşekkür ederim. Biz de tabii ki duruşmaları izliyoruz, sadece ben değil Medyascope’dan arkadaşlarımız Furkan Karabay olsun, Fırat Fıstık olsun. Ali Deniz olsun çok daha yoğun bir tempoyla izliyorlar, yerinde izliyorlar. Ben de fırsat buldukça izlemeye devam edeceğim şüphesiz ve zaten yavaş yavaş da sonuna gelindi değil mi? Çok az kişi kaldı.
Sanıyorum bugünkülerle birlikte 6 kişi falan kaldı. Ondan sonra tutuksuzlar dinlenecek. Arada bir değerlendirme daha yapılacak.
- Bir an önce oraya da adaletin gelmesini ve duruşmaların sona ermesini sizlerin de ve sizin gibi ailelerin de hakikaten sevdiklerine bir an önce kavuşmasını dileyerek programa katıldığınız için teşekkür ederim. Ayaklarınıza sağlık, yüreğinize sağlık. Pelin Özkan’la bugün kurtlar sofrasını, onun kurtlar sofrasını konuştuk. Kendisi de bir yandan kitap yazıyor, yazmayı da düşünüyor ama anlattıklarının her biri aslında kitap konusu olacak kadar kıymetliydi.
Medyascope



